18.2 C
New York kenti
Perşembe, Ekim 22, 2020

Buy now

Atatürkçülüğün Doğuşu

Osmanlı Devlet yapısının çökmesinden sonra yeni değerler bütününe ve yeni bir hayat tarzına ihtiyaç vardı. 1923 yılında dünya milletleri arasında bağımsız hüviyetiyle yerini alan Türkiye Cumhuriyeti “binlerce yıldır çekilen millî musibetlerin bir intibahı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bir bedelidir”.

Türk halkının yeni millî karakterli, insanlığı kucaklayan bir dünya görüşüne ihtiyacı vardı. Atatürkçü dünya görüşü modern Türkiye’nin bir değerler toplamı, Türk tarihinin bir muhassalası ve neticesidir.

Yeni Türk Devleti’nin temelinde ortak bir işleve sahip oldukları ve özgün özellikler içerdikleri görülür. Ziya Gökalp’in Türk millî karakterini yansıtan şu tespiti “Türkler istiklâlci oldukları için komünist, dayanışmacı oldukları içinde kapitalist olamazlar” önemlidir. Türkler, komünist veya kapitalist olamayacaklarına göre, kendilerine özgü bir dünya görüşüne sahip olmalıydılar.

Mustafa Kemal Atatürk gençlik yıllarından itibaren Cumhuriyetçidir. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli “Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü” dür. Ruhen demokrat doğmuş bir milletin şiarına en uygun rejimdir.

Cumhuriyet tanımında egemenliğin bir şahsa, aileye, zümreye ait olmadığı, başta devlet başkanı olmak üzere, yönetim organlarının seçimle belirlendiği bir sistemi ifade etmektedir. Demokrasi ise tamamen bir ruh ve anlayıştır. Yeni Türkiye Devleti’nin şekli Cumhuriyet, ruhu demokrasidir. Benimsenen demokratik parlamenter sistemin esası da budur. Adı geçen sistemin Türkiye’deki oluşumu cumhuriyet ve demokrasi birlikteliğidir.

Halkçılığı bu gözle değerlendirince “sınıfsız-imtiyazsız bir toplum” yaratmanın Atatürkçü dünya görüşünün somut bir tecellisi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Madem ki “Millî Mücadeleyi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir” öyleyse bu milletin bireylerinden bir kısmının öteki kısmına üstünlüğü, herhangi bir ayrıcalığı olamazdı. “Halka rağmen halkçılık” Millî Mücadeleyi yapan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka saygısızlık gibidir.

İlim medeniyeti, irfan kültürü ifade etmektedir. 1920’li yıllarda Türk halkının ilmî bakımdan yetersizliği, geri kalmışlığı elbette gerçek bir hakikattir. Lâkin kültürsüz, yani irfansız olduğunu söylemek Türk halkına bir iftiradır. Türk halkının irfan dünyasını, kültürünün köklülüğünü bilmeyenler, Millî Mücadelenin nasıl başarıldığına elbette anlayamazlar.

Atatürkçülük, Türk milletinin yaşadığı bir dizi acı olayların ortaya çıkardığı bir ideoloji olmakla birlikte genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hayatta kalma çabasını temsil etmiştir. Millî karaktere sahip olması neticesinde Türk milletinin sosyal, siyasal ve ekonomik ihtiyaçlarına çözüm getirmeyi hedeflemiş ve bağımsızlık mücadelesi veren milletlere örnek teşkil etmiştir.

Türkler Medeniyette Asildir

Atatürkçü dünya görüşünün millî bir karaktere sahip olduğunun en önemli göstergesi milliyetçiliğidir. Mustafa Kemal Atatürk’e göre milliyet prensibi “çağdaştır ve uluslar arası genelleşmiştir. Türklüğümüzü korumak için oldukça özen göstereceğiz. Türkler medeniyette asildirler.” Her millet medenî olabilir. Fakat her millet medeniyette asil olamaz.

Türk milletinin medeniyette asil olduğunun kanıtlarından biri dünya futbol şampiyonasında futbolcularımıza, teknik heyetimize Kore ve Japonya’da söylenen sevgi sözcükleri. Somali’de, Bosna-Hersek’te, Kosova’da, Afganistan’da görev yapan askerî birliklere ve komutanlara gösterilen sevgi ve bağlılıkta görülebilir.

Milliyetçilik, milleti esaretten kurtarıp, kendi millî egemenliğine kavuşturan ilkedir. Yeni Türkiye Devleti bu ilkenin Türkiye’de tecellisi ve ortaya çıkmasıdır. Türk milliyetçiliği saldırgan, kendi dışındaki milliyetleri küçümseyici değildir. Atatürk’e göre: “Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve kendini beğenmiş bir milliyetperverlik değildir”.

Türk milliyetçiliğinin kapsam alanı, sınırları misâk-ı millî ile belirlenen Türkiye olmakla beraber “esaret altında yaşayan dindaşlarımızın bulundukları yerlerde bağımsızlıklarını kazanmalarını, tam bir bağımsızlıkla ülkelerinin zenginleşmesine ve gelişmesine çalışmalarını dilemektedir.” Ayrıca “bugünkü sınırlarımız dışında yaşayan, isteyerek veya istemeyerek başka siyasî zümrelerle kader ortaklığı yapmış, bizimle dil, ırk, menşe birliğine sahip, tarihî ve ahlakî yakınlığı bulunan Türk toplulukları ile dayanışmayı” öngörmektedir.

Laiklik, Dinsizlik Değildir

Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmazı Laikliktir. İnanç ve düşünce özgürlüğünün güvencesidir. Laiklik, dinsizlik değildir. Atatürkçü dünya görüşünde devletin dini yoktur, buna karşılık vatandaşların dini vardır. Dolayısıyla devlet milletin iradesine, vatandaşlar da devletin iradesine saygılı olmak zorundadır. Devlet vatandaşlarının mensubu bulundukları dinlere eşit mesafede durmalı, inançlarının gereğini özgürce ve serbestçe yapmalarını sağlamalıdır.

Laikliği yürekten benimseyen Türk Milleti, kurduğu devlet ve geniş kapsamlı medeniyetlerde, her dinden, dilden ve renkten insanları aynı çatı altında toplamıştır.

Selçuklular da, Osmanlılar da “teb’a” sının millî ve dinî özelliklerine müdahil olmamıştır. Hepsini “vediatullah”, yani Allah’ın emaneti olarak kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin amentüsü mesabesinde sayılan “Misâk-ı Millî”de “gayr-ı müslim unsurların inançlarına, geleneklerine saygılı olmanın esasen millî ve dini hasletlerimizden olduğu” vurgulanmıştır.

Hilafetin Kaldırılması

Laiklik yolunda atılan ilk adım Hilafetin kaldırılmasıdır. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen “Tevhid-i Tedrisat” kanunu ile de laik devletin eğitim ve öğretim temeli hazırlanmış oldu.

Hilafetin Abbasilerden Osmanlılara geçtiğine dair çağdaş kaynaklarda bir bilgi mevcut değilse de, Osmanlı Sultanları zaman zaman yayınladıkları fermanlarında kendilerinin Osmanlı Devleti’nin Sultanı ve aynı zamanda yeryüzü Müslümanlarının halifesi olduklarını ifade etmişlerdir. Osmanlı Devleti bütün bir Müslüman dünyanın, “Ümmet-i Muhammed’in” manevî ve maddî sorumluluğunu üstlenmiş idi. Son derece ağır bu sorumluluğun o nispette ağır bedellerini Türk milleti ödemiştir.

Yeni Türkiye Devleti kurulduktan sonra, milletlerin geleceklerini yine kendilerinin belirlemesine ilişkin anlayışın dünyada geçerli olmasıyla, Türkiye’nin ve halkının bu sorumluluğu sürdürmesi imkansızdı. Diğer taraftan Atatürkçü dünya görüşünde “Türk milletini birbirine bağlayan bağlar dinî, mezhebî ve tarikî bağlar değil, doğrudan milliyet bağı olacaktır”.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Makaleler

İzmir’in Kurtuluşu

9 Eylül, Mondros Mütarekesiyle başlayan haksız işgal girişimlerine karşı Türk Milletinin bölgesel direnişinin, Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasıyla topyekün mücadeleye dönüştüğü zaferin sembol...

Sivas Kongresi

Osmanlı Devletinin fiili olarak parçalandığı süreçte Balkan savaşı ve Birinci Dünya savaşının kaybedilmesi, Mondros Mütarekesinin ağır şartları Atatürk tarafından Milli Mücadelenin başlatılmasına...

Sivas Kongresi ve Amerikan Mandası

Sivas Kongresi öncesinde üç kıtada hüküm süren Osmanlı Devletinin yeniliklere ayak uyduramaması Meşrûtiyet’in ilanıyla sonuçlanmıştır. Kırk yıl tahtta kalan Abdülhamid döneminde Osmanlı...

Atatürk’ün 5. Süvari Kolordusunu Teftişi

Büyük Taarruz öncesi Başkomutan Atatürk, Sovyet ve Azeri büyükelçi, askeri ataşelerle birlikte Sivrihisar, Çay, Akşehir, Ilgın, Konya’yı kapsayan cephe gezisi ve denetlemelerde...

Büyük Taarruzun Başarısı

26 Ağustos’ta Türk Milletinin var olma mücadelesi olarak tarihe geçen Büyük Taarruz taktik ve stratejik planlamasıyla tüm dünyadan gizli tutularak icra edilmiştir....