Atatürkçülük

Atatürkçülük görüşünün özünde planlı kalkınma ve karma ekonomi modeli benimsenmiştir. İnkılapçılık ilkesi sayesinde yeni oluşturulan değerler sisteminin güncel ve belirli bir kalıptan kurtarılması amaçlanmıştır.

Atatürkçülük Nedir

Osmanlı Devlet yapısının çökmesinden sonra yeni değerler bütününe (Atatürkçülük) ve yeni bir hayat tarzına ihtiyaç vardı. 1923 yılında dünya milletleri arasında bağımsız hüviyetiyle yerini alan Türkiye Cumhuriyeti “binlerce yıldır çekilen millî musibetlerin bir intibahı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bir bedelidir”.

Türk halkının yeni millî karakterli, insanlığı kucaklayan bir dünya görüşüne ihtiyacı vardı. Atatürkçü dünya görüşü modern Türkiye’nin bir değerler toplamı, Türk tarihinin bir muhassalası ve neticesidir.

Yeni Türk Devleti temelinin ortak bir işleve sahip olduğu ve özgün özellikler içerdikleri görülür. Ziya Gökalp’in Türk millî karakterini yansıtan şu tespiti “Türkler istiklâlci oldukları için komünist, dayanışmacı oldukları içinde kapitalist olamazlar” önemlidir. Türkler, komünist veya kapitalist olamayacaklarına göre, kendilerine özgü bir dünya görüşüne sahip olmalıydılar.

Mustafa Kemal Atatürk gençlik yıllarından itibaren Cumhuriyetçidir. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli “Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür”. Ruhen demokrat doğmuş bir milletin şiarına en uygun rejimdir.

Cumhuriyet tanımında egemenliğin bir şahsa, aileye, zümreye ait olmadığı, başta devlet başkanı olmak üzere, yönetim organlarının seçimle belirlendiği bir sistemi ifade etmektedir. Demokrasi ise tamamen bir ruh ve anlayıştır. Yeni Türkiye Devleti’nin şekli Cumhuriyet, ruhu demokrasidir. Benimsenen demokratik parlamenter sistemin esası da budur. Adı geçen sistemin Türkiye’deki oluşumu cumhuriyet ve demokrasi birlikteliğidir.

Halkçılığı bu gözle değerlendirince “sınıfsız-imtiyazsız bir toplum” yaratmanın Atatürkçü dünya görüşünün somut bir tecellisi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Madem ki “Millî Mücadeleyi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir” öyleyse bu milletin bireylerinden bir kısmının öteki kısmına üstünlüğü, herhangi bir ayrıcalığı olamazdı. “Halka rağmen halkçılık” Millî Mücadeleyi yapan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka saygısızlık gibidir.

1920’li yıllarda Türk halkının ilmî bakımdan yetersizliği, geri kalmışlığı elbette gerçek bir hakikattir. Lâkin kültürsüz, yani irfansız olduğunu söylemek Türk halkına bir iftiradır. Türk halkının irfan dünyasını, kültürünün köklülüğünü bilmeyenler, Millî Mücadelenin nasıl başarıldığına elbette anlayamazlar.

Atatürkçülük, Türk milletinin yaşadığı bir dizi acı olayların ortaya çıkardığı bir ideoloji olmakla birlikte genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hayatta kalma çabasını temsil etmiştir. Millî karaktere sahip olması neticesinde Türk milletinin sosyal, siyasal ve ekonomik ihtiyaçlarına çözüm getirmeyi hedeflemiş ve bağımsızlık mücadelesi veren milletlere örnek teşkil etmiştir.

Milliyetçilik

Atatürkçülük dünya görüşünün millî bir karaktere sahip olduğunun en önemli göstergesi milliyetçiliğidir. Mustafa Kemal Atatürk’e göre milliyet prensibi “çağdaştır ve uluslar arası genelleşmiştir. Türklüğümüzü korumak için oldukça özen göstereceğiz. Türkler medeniyette asildirler.” Her millet medenî olabilir. Fakat her millet medeniyette asil olamaz.

Türk milletinin medeniyette asil olduğunun kanıtlarından biri dünya futbol şampiyonasında futbolcularımıza, teknik heyetimize Kore ve Japonya’da söylenen sevgi sözcükleri. Somali’de, Bosna-Hersek’te, Kosova’da, Afganistan’da görev yapan askerî birliklere gösterilen sevgi ve bağlılıkta görülebilir.

Milliyetçilik, milleti esaretten kurtarıp, kendi millî egemenliğine kavuşturan ilkedir. Yeni Türkiye Devleti bu ilkenin Türkiye’de tecellisi ve ortaya çıkmasıdır. Türk milliyetçiliği saldırgan, kendi dışındaki milliyetleri küçümseyici değildir. Atatürk’e göre: “Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve kendini beğenmiş bir milliyetperverlik değildir”.

Türk milliyetçiliğinin kapsam alanı, sınırları misâk-ı millî ile belirlenen Türkiye olmakla beraber esaret altında yaşayan dindaşlarımızın bulundukları yerlerde bağımsızlıklarını kazanmalarını, tam bir bağımsızlıkla ülkelerinin zenginleşmesine ve gelişmesine çalışmalarını dilemektedir. Ayrıca bugünkü sınırlarımız dışında yaşayan, isteyerek veya istemeyerek başka siyasî zümrelerle kader ortaklığı yapmış, bizimle dil, ırk, menşe birliğine sahip, tarihî ve ahlakî yakınlığı bulunan Türk toplulukları ile dayanışmayı öngörmektedir.

Laiklik

Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmazı Laikliktir. İnanç ve düşünce özgürlüğünün güvencesidir. Laiklik, dinsizlik değildir. Atatürkçü dünya görüşünde devletin dini yoktur, buna karşılık vatandaşların dini vardır. Dolayısıyla devlet milletin iradesine, vatandaşlar da devletin iradesine saygılı olmak zorundadır. Devlet vatandaşlarının mensubu bulundukları dinlere eşit mesafede durmalı, inançlarının gereğini özgürce ve serbestçe yapmalarını sağlamalıdır.

Laikliği yürekten benimseyen Türk Milleti, kurduğu devlet ve geniş kapsamlı medeniyetlerde, her dinden, dilden ve renkten insanları aynı çatı altında toplamıştır.

Selçuklular da, Osmanlılar da tebasının millî ve dinî özelliklerine müdahil olmamıştır. Hepsini “vediatullah”, yani Allah’ın emaneti olarak kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin amentüsü mesabesinde sayılan Misâk-ı Millîde gayr-ı müslim unsurların inançlarına, geleneklerine saygılı olmanın esasen millî ve dini hasletlerimizden olduğu vurgulanmıştır.

Hilafetin Kaldırılması

Laiklik yolunda atılan ilk adım Hilafetin kaldırılmasıdır. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen “Tevhid-i Tedrisat” kanunu ile de laik devletin eğitim ve öğretim temeli hazırlanmış oldu.

Hilafetin Abbasilerden Osmanlılara geçtiğine dair çağdaş kaynaklarda bir bilgi mevcut değilse de, Osmanlı Sultanları zaman zaman yayınladıkları fermanlarında kendilerinin Osmanlı Devleti’nin Sultanı ve aynı zamanda yeryüzü Müslümanlarının halifesi olduklarını ifade etmişlerdir. Osmanlı Devleti bütün bir Müslüman dünyanın, “Ümmet-i Muhammed’in” manevî ve maddî sorumluluğunu üstlenmiş idi. Son derece ağır bu sorumluluğun o nispette ağır bedellerini Türk milleti ödemiştir.

Yeni Türkiye Devleti kurulduktan sonra, milletlerin geleceklerini yine kendilerinin belirlemesine ilişkin anlayışın dünyada geçerli olmasıyla, Türkiye’nin ve halkının bu sorumluluğu sürdürmesi imkansızdı. Diğer taraftan Atatürkçü dünya görüşünde “Türk milletini birbirine bağlayan bağlar dinî, mezhebî ve tarikî bağlar değil, doğrudan milliyet bağı olacaktır”.

Atatürkçülük Görüşünün Temelleri

Atatürkçülük görüşünün temelini oluşturan esaslar; millî birlik ve beraberlik, yurtta ve dünyada barış, çağdaşlaşma yahut muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak.

Millî birlik ve beraberlik sayesinde tüm zorlukların üstesinden gelerek hedeflediğimiz amaçlara emin adımlarla ulaştık. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atan ve Millî Mücadelenin kazanılmasında rol alan milletin kendisidir. Ayrıca Millî Mücadelenin kazanılmasında gerçek etken “şahsî hırs değil millî ülkü, millî izzet-i nefis olmuştur.

Türk milletinin siyasal ve toplumsal yapısı içinde kendilerine Kürt, Çerkez, Laz veya Boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaşlarımız vardır. Bu millet bireyleri de ortak geçmişe, tarihe, ahlâka ve hukuka sahiptir. Bu toprak üzerinde birlikte yaşama arzu ve iradesinde olduklarını belirtmiş olan herkesin “Türk” kavramını üst kimlik olarak benimseyip taşıması şan ve şereftir.

Yurtta ve Dünyada Barış ilkesi yeni dünya düzeninin şekillenmesine ciddi katkı sağlamıştır. Ülkenin gelişmesi ve insanlığın ilerlemesi için “insan merkezli” yepyeni bir medeniyetin kuruluşunda barıştan başkası düşünülmemelidir.

Tanzimat devri aydınlarından Namık Kemal’e yakıştırılan bir deyişi de burada belirtmek gerekir: “Hazır ol cenge istersen sulh û salah” hayatî bir gerekçe olmadıkça savaşın bir cinayet olduğunu tebliğ eden Mustafa Kemal Atatürk’ün hayat tarzına, değerler manzumesine yakışan ve yaraşan budur. Barışa ve esenliğe ne kadar muhtaç olduğumuzu anlamak isteyenler bölgemizde gelişen olayları dikkatle değerlendirmelidir.

Atatürkçülük görüşünde Türk milletinin millî ülküsü olarak “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” belirtilmiştir. Günümüzde “Çağdaşlaşma” kavramı olarak adlandırılır. Medeniyetler bir kavmin, dinin, coğrafyanın ürünü olmayıp insanlığın ortak müktesebatı ve mirasıdır. Çağdaş medeniyetin bütün nimetlerinden yararlanmak, katkıda bulunmak, milleti refah ve mutluluk içinde yaşatmak tek hedeftir.

Bu anlatılanların hepsini gerçekleştirmek için yegâne yol bilimdir. Osmanlı Devleti’nin fikrî temellerini attığı söylenen Kırşehirli Âşık Paşa, ünlü eseri “Garibnâme” de konuyla ilgili şöyle söyler: “Akıl, bütün isteklerinize istikamet versin. Akıllı ve hırslı olursanız ebedî dirlik ve düzenlikte olursunuz. Bu size Tanrı’nın emri olur.

1 YORUM

  1. ataturkumuzu cok seviyoruz
    onu görmeyi cok istiyoruz. ölmek istemiyoruz.atamıza sahip cıkmak istiyoruz.hic ayrılmayalım ve evden kacmayalım hic korkmayalım ve ferah oalalım bilmediğimiz ise karısmayalım hatta hep calısalım
    ordada calısalım kandırmayalım yalanolmasın aramızda yapabileceğimiz her seyi her daim yapalım hep asker gibi temiz ve güzel olalım anayasamızı kırmayalım sisko olamayalı m kalp kırmayalım günahlarımız affolsu atam rahat uyu bizde rahat yuyalım

Cevap Bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here