Cumhuriyet Fikri

Cumhuriyetin fikrinin ortaya çıkışı başka bir deyimle tohumları Tanzimat’la birlikte atılmıştır. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler tarafından nakış gibi işlenmiştir. Milli Mücadele yıllarında fiilen kurulmuş ve 29 Ekim 1923’te de Yeni Türkiye’nin rejimi olarak benimsenmiştir.

Atatürk Dönemi Fikir Hareketleri

Osmanlı Devleti yöneticileri batının gelişmeleri karşısında orduda ve devlet idaresinde reform yaparak askeri teşkilatı güçlendirdiler. Bu değişim ve yenileşme hareketlerinin sonucundan etkilenen toplum hayatının her evresinde köklü değişmeleri zorunlu kıldı. Osmanlı reformlarının, batılılaşmanın ve yenilik hareketlerinin temelinde Devleti nasıl kurtarabiliriz?” sorusunun cevabı aranmıştır.

Üç ana fikir etrafında şekillenen Devleti kurtarma teşebbüsleri Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüktür. Üç ana fikri destekleyici tali akımlarda mevcuttur. Bunlar ise batıcılık, teşebbüs-i şahsi ve adem-i merkeziyetçilik, sosyalizmdir. Cumhuriyet devrinde de varlıklarını sürdüren bu fikir hareketleri, “Yeni devlet rotasını tayin edebilmek için” şekil veya kalıp değiştirerek etkili olmaya çalışmıştır.

Devlet politikası olan Osmanlıcılık akımı haricinde kalan fikir hareketleri, seslerini duyurabilmek için bir dergi etrafında toplanmışlardır. Topluma ulaşabilmek adına dergiler aracı olarak düşünce akımlarının yansıtılmasını sağlamıştır. Cumhuriyet devrinde de bu gelenek devam etmiştir.

İslamcı Dergiler

Sebilürreşad Mecmuası

1908 yılında Sırât-ı Müstakîm adıyla yayın hayatına başlayan ve sonradan ismi Sebilürreşad Mecmuası olarak değiştirilmiştir. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve İttihat Terakki yönetiminin iktidarıyla birlikte etkinliğini kaybetmiştir.

Sebilürreşad, milli mücadele döneminde, İtilaf Devletlerine ve saraya karşı cephe almış, “Bugün, icma-i ümmet Anadolu’dadır” serlevhasıyla Kuva-yı Milliye’yi desteklemiştir. Mecmuanın kurucularından Eşref Edip ve yazarlarından Mehmet Akif, Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edilmiş, Sebilürreşad, Ankara’da basılmaya başlanmış ve Milli Hükümet tarafından binlerce bastırılarak bütün cephelere dağıtılmıştır.

1924 yılında Sebilürreşad Mecmuası, başta İslami meseleler olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin izlediği yeni yolu eleştirmeye, hükümetin icraatlarını tenkit etmeye başlamıştır. Her ne kadar özenli bir dil kullanmaya gayret etse de 1925 yılında Takrir-i Sükûn yasasıyla kapatılmıştır.

Dergâh Dergisi

Yine Millî Mücadele günlerinin heyecan dolu havası içinde yayın hayatına giren ve büyük ölçüde Yahya Kemal’in görüşleri doğrultusunda çıkan bir diğer dergi ise Dergâh’tır. Millî Mücadele’yi destekleyen Dergâh, adından da anlaşılacağı üzere, mistik yönü ağır basan bir dergidir. Hem İslamcı hem de Türkçü dergiler içerisinde anılabilecek Dergâh, tarih ve kültüre dayalı yeni bir milliyetçilik anlayışının sesi olmuştur.

Mihrap Dergisi

Dergâh Dergisi’nin içinden doğan, 1923 Kasım’ında çıkmaya başlayıp 1925 yılında yayın hayatına son veren diğer bir dergi, Mihrap’tır. Mihrap, başlığı altındaki “içtimaî, ahlâkî, felsefî, tarihî, edebî” ibaresine rağmen felsefe ve sosyoloji ağırlıklı bir dergidir. Bununla birlikte dergi günün sorunlarına değinmiş, tarafsız olarak sesini herkese duyurmaya çabalamış ve oldukça özenli bir biçimde iktidara yol göstermeye de çalışmıştır.

Mehmet Emin Bey’in, Mihrap dergisinde yayınlanan ilk musahabesi, ikinci sayıda yer alan “Terakki Etrafında Birleşemez miyiz?” başlığını taşımaktadır. Yazar, bu makalesinde, fikirleri çarpıştırmak yerine bir hedefe yönelerek ilerlemek gerektiğinden bahsetmiştir. Diğer bir yazısında “Ben ne liberaller gibi medreseler kapansın ne de muhafazakârlar gibi medreseler aynı şekilde kalsın diyorum. Benim kanaatimce medreselere iyi bir inkılap yapılmalı ve medreseler, asrın şartlarına uygun hale getirilmelidir” diyerek fikirlerini beyan etmiştir.

Derginin yazarlarından Abdülhak Hadi Bey ise günün başka bir tartışma konusunu yorumlamış, Fransız kanunlarını alıp uygulayalım diyen Garpçıları haksız bulduğunu, bir İslam memleketinde bu kanunlarının tatbikinin kolay olmayacağını, şeriatla çelişen kanunların olacağını belirtmiştir. Şarkçıları da eleştiren yazar, onlardan da dünyada meydana gelen siyasi, iktisadî ve ilmî değişikliklerin farkına varmalarını istemiştir. Takrir-i Sükûn’la kapatılan Sebilürreşad’dan sonra uzun bir süre, İslamcılık iddiasında olan bir dergi yayımlanmamıştır.

Marksist-Sosyalist Dergiler

Kurtuluş Dergisi

1920’li yılların ilk yarısında güçlenen diğer bir fikir hareketi, diyalektik materyalizmdir. 1inci Meşrutiyet yıllarında ilk belirtileri görülen 2inci Meşrutiyet döneminde biraz daha belirginleşen sosyalizm ve sosyal demokrasi hareketleri, mütarekeyle birlikte hız kazanmıştır. “Sosyalizmden bahseden ilim ve sanat mecmuası” Kurtuluş, Eylül 1919’da yayımlanmaya başlamıştır. 1920 Şubat’ına kadar beş sayı çıkmıştır. Kurtuluş̧’a göre Türkiye’nin gündeminde ekonomik gelişme vardır. Ekonomik gelişmeyle birlikte sol düşünce de güçlenecektir.

Aydınlık Dergisi

İlk sayısı Haziran 1921’de yayınlanan Aydınlık, solda radikal tavır koyan bir dergi olmuştur. Entelektüel derinliğe sahip dergilerden Aydınlık, dört yıla yakın bir zaman Türkiye’de Marksizm’in bilimsel temelleri atan en önemli dergilerden olmuştur. Aydınlık ve Orak Çekiç de Takrir-i Sükûn’la kapatılmıştır. 2inci Meşrutiyet devrinde başlayan sosyalist yayınların da Takrir-i Sükûn’la sesi kısılmıştır.

Kemalizm

1930 yılı, Türkiye için ekonomik ve sosyal alandaki kırılmalarla yeni dönemin başladığı bir yıl olmuştur. İzmir iktisat kongresinden beri devam eden teşebbüs hürriyeti öncelikli iktisat politikası, 1929 buhranının oluşturduğu ekonomik hava ile yerini devlet müdahaleciliği öncelikli kalkınmaya bırakmıştır. Serbest Cumhuriyet Fırka tecrübesi ve hemen ardından patlak veren Menemen hadisesi, devrimlerin toplumun tüm kesimleri tarafından kabullenilmediğini göstermiş, devrimin halka anlatılmasının bir mecburiyet olduğunu teyit etmiş ve devrimin ideolojisinin oluşturulması çalışmalarına başlanmıştır.

1930’lu yıllar, rejimin tehlikede olduğuna inanılan ve bunu önlemek için önlemlerin alınmaya çalışıldığı, ekonomik kalkınmanın öncelikli olduğu, “bir devrim ideolojisi” üretilmesi çabaları ile inkılabın halka benimsetilmesi için propaganda faaliyetlerinin arttığı, bir dönem olmuştur.

Bu dönemde Türk Ocakları kapatılmış, yerine Halkevleri açılmış, Halkevleri ve İstanbul Üniversitesi eliyle Cumhuriyet’in yeni vatandaş tipi biçimlendirilmeye başlanmıştır. Ulus-devlet inşası için tarih ve dil çalışmalarına başlanmış, yeni ideolojinin alt yapısını oluşturmak üzere Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu kurulmuştur. 

Kemalizm’in içinin doldurulabilmesi için yeni yayınlar çıkarılmış, ders kitapları tanzim edilmiş, aydınlardan da bu yönde çalışmalar beklenmiştir. Hatta parti içerisinde ideoloji oluşturma işlevinin öncülüğünü yapan parti Genel Sekreteri Recep Peker, bu girişimleri ilk başlarda teşvik de etmiştir. Nitekim aydınlar da bu işe gönüllü olmuştur. Artık iki asırlık fikirlerin yerini yeni ve neredeyse tek bir fikir akımı almıştır, o da Kemalizm’dir.

Kemalizm, pratiği ideolojisinden önde giden bir tecrübe olduğu için ideoloji/fikir hareketi oluştururken yapılanlara, uygulamalara uygun bir alt zemin oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak burada esas dikkat edilmesi gereken husus, aydınların, bu yeni girişimlere müktesebatlarıyla dâhil oldukları gerçeğidir. Yani herkes Kemalizm’i, kendi penceresinden yorumlamaya çalışmış, Kemalizm’in içini kendi müktesebatıyla doldurmaya çalışmıştır. Bu sebeple Şevket Süreyya’nın Kemalizm’i ile Tekinalp’in Kemalizm’i yahut da Ahmet Hamdi Başar’ın Kemalizm’i ile Hüseyin Cahit’in Kemalizm’i birbirlerinden farklılık arz etmiştir.

1930’lu yıllar, totaliter rejimlerin dünyaya hâkim olduğu yıllardır ve Hüseyin Cahit, hem yazıları hem de çevirileriyle bu tehlikeye, müeddep bir dille dikkat çekmeye çalışmıştır. Antidemokratik akımların olumsuz taraflarını belirginleştirmiş, demokrasinin ve siyasi liberalizmin önemini vurgulamaya çalışmıştır. Bilhassa Kadro ve Kooperatif dergileriyle girdiği polemiklerde bu hususların altını sürekli çizmiştir.

Hüseyin Cahit, İttihatçıların yayın organı olan Tanin’i çıkaran eski devrin önemli simalarındandır. İttihatçı bir gazetecidir. Hüseyin Cahit, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde Fikir Hareketleri adlı dergisini çıkarmaya başlamıştır. Liberal düşüncenin, bireyciliğin ve demokrasinin
savunuculuğunu yapmıştır. Hüseyin Cahit, Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktidarla ters düşmüştür. Yargılanması, ceza alması, onun tek partili siyasi rejimi daha iyi algılamasına sebep olmuştur.

Hüseyin Cahit’in devrim yönetimi tarafından hoş görülmeyen yaklaşımlarının olması, bu derginin kişisel bir meşruiyet kazanma çabasının sonucu olduğuna ilişkin çözümlemeleri gündeme getirmiştir. Ancak 364 sayı çıkan bir derginin sadece kendini müdafaa için çıkarılmış olması yeterli bir açıklama olmamalıdır. Bununla birlikte Hüseyin Cahit’in, ismi üstündeki bulutları dağıtmaya çalıştığı, kendisine yöneltilen suçlamalara cevap verdiği de muhakkaktır.

Hüseyin Cahit, dergisindeki yazılarıyla, iktidarla uzlaşmaya çabalamış, Atatürk’ün ölümünden sonra uzlaşma, yakınlaşmaya dönmüş ve neticelenmiştir. Nihayet Hüseyin Cahit, 1939 yılında Çankırı milletvekili olarak sisteme dâhil olmuştur.

Hüseyin Cahit, Kadrocuların, inkılabın ideolojisini yapma iddialarını en sert dille eleştirenlerden biridir. Kadrocuların, “Kendilerini inkılap namına söz söyleme salahiyetini haiz” sanmalarından başlayarak “Türk inkılabını milli hâkimiyet prensibinden ayırarak faşistliğe yahut devlet sosyalistliğine götürmeye” çalıştıklarını dile getirmiştir. Ona göre Türk inkılabı objektif bir hakikattir, inkılabın fikrî ve siyasî abideleri meydandadır.

Cumhuriyet’in Fikrinin Açıkça İfade Edilmesi

Mustafa Kemal Paşa, gittiği her yerde kamuoyunu ikna etmeye çalışmış yaptığı konuşmalarda özellikle milli egemenlik kavramının altını çizerek, milli egemenlikten dönüşün mümkün olmadığını ifade etmiştir. Mustafa Kemal’in bu yaklaşımı, kuşkusuz Osmanlı geleneklerine dönmeyi önlemek içindi. Her ne kadar saltanat kaldırılmış olsa da, Osmanlı hanedanının elinde hilafet makamı kozu muhafazakar çevrelerde halifeyi devlet başkanı gibi görme ve gösterme eğilimini güçlendiriyordu. Bu hususun farkında olan Mustafa Kemal Paşa rejimin adını açık bir şekilde ifade etme zorunluluğu her geçen gün daha da artıyordu.

Ankara’nın başkent yapılmasından sonra Neue Freie Presse muhabirine Mustafa Kemal Paşa açıklamalarda bulunmuştur. Anadolu’da Yeni Gün ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde tam metni yayınlanan demecinde “hakimiyet bila-kayd ü şart milletindir. İcra kudreti, teşrii selahiyeti milletin yegane hakiki mümessili olan mecliste tecelli ve temerküz etmiştir.

Bu iki kelimeyi bir kelimede hülasa etmek kaabildir: Cumhuriyet” diyerek, artık cumhuriyetin açıkça ifade edilmesinin zamanı geldiğini göstermiş oluyordu. Mustafa Kemal’in cumhuriyet kelimesini ağzından kaçırması (esasında Atatürk bilerek söylüyor) üzerine bazı milletvekilleri Mustafa Kemal’in Meclisteki odasına gelerek ondan bu “dil sürçmesini” düzeltmesini istemişlerdir.

Aslında Mustafa Kemal’in ağzından kaçırdığı bir şey yoktur. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilan edilme zamanının geldiğini düşünerek konuyu tartışmaya açmıştır. Falih Rıfkı Atay’ın ifadelerine göre Mustafa Kemal’le bazı milletvekilleri arasında gerçekleşen 11 Eylül 1923 tarihli konuşma, cumhuriyet konusunun artık tartışılmaya başlandığının göstergesidir. Milletvekilleri ile sınırlı kalmayan tartışma, basına da yansımıştır. 26 Eylül 1923 tarihli Vatan gazetesinin “Meclis yalnız teşrii selahiyeti haiz olacaktır, icra kuvveti kabineye verilecektir” başlıklı haberinde yönetim şeklinin cumhuriyet olacağına ilişkin bilgi yer almıştır.

Mustafa Kemal Atatürk yapacağı önemli değişiklikleri uygun zamanı bekleyerek mutlaka bir vesile ile gerçekleştirmiştir. Lozan’a gidecek heyet söz konusu olunca örneğin saltanatın kaldırılması gerçekleşmiştir. Cumhuriyetin ilanı için, yaklaşık bir yıldan beri böyle bir vesile ortaya çıkmamıştır. Son bir aydır yeni hükümet sisteminin tartışıldığı bir ortamda cumhuriyet ilan edilemiyordu.

Gerçi ülkenin bir devlet başkanı sorunu vardı. Yabancı diplomatlar bu konuyu İsmet Paşa’ya sormuşlardır. Ayrıca halifenin devlet başkanı gibi görülme tehlikesi de mevcuttu. Ancak tüm bunlar yine de cumhuriyetin ilanı için yeterli vesile olarak görülmemiştir. Ayrıca mecliste bu işin kolaylıkla halledilebileceğine ilişkin Mustafa Kemal’in yakın çevresinde dahi görüş birliği yoktur. Nitekim cumhuriyet konusunda yapılan tartışmalarda Yunus Nadi’nin “bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız” sözüne Mustafa Kemal kalemini masaya vurarak, “en kuvvetli zamanımız bugündür” diyerek kafalardaki kuşkuları dağıtmaya çalışmıştır.

Bu tartışmalar sürerken ortaya çıkan hükümet bunalımı, Mustafa Kemal’in tam da istediği ortamı oluşturmuştur. Bundan önceki hükümet bunalımlarını bir şekilde çözen Mustafa Kemal Paşa, bu kez bunalımı çözmek için uğraşmadığı gibi, bunalımın sürmesine de katkıda bulunmuştur. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, uygulamak için sırasını beklediği cumhuriyetin ilanı tasarısının uygulama zamanının geldiğine inanmıştır.

Cumhuriyetin ilanı, Teşkilat-ı Esasiye Kanununda yapılan değişiklik sonucu gerçekleşmiştir. Söz konusu değişikliğin adı, “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddmın Tavzihan Tadiline Dair Kanun” dur. Bunun anlamı, varolan fiili durumun açıklığa kavuşturulmasıdır. Nitekim bu konu görüşülürken yapılan tartışmalarda, bu duruma dikkat çekilmiş ve zaten şimdiye kadar fiilen cumhuriyetin var olduğu, şimdi ise adının konulduğu kimi milletvekillerince ifade edilmiştir.

Bu milletvekilleri, cumhuriyetin daha önceden fiilen kurulduğunu söylerken, kuşkusuz 1920’den sonraki durumu kastediyorlardı. Yasanın cumhuriyeti yoktan var ettiğini söylememesi, Türkiye’de cumhuriyetin, yaygın kanaatin aksine bir gecede ilan edilmediğinin, kısa sayılmayacak bir sürecin sonucu olduğunun en açık kanıtıdır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan değişiklikle, birinci maddede, Türkiye Devletinin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu belirtilmiştir. 1924 Anayasasında aynı madde Türkiye Devletinin bir cumhuriyet olduğu biçiminde değiştirilerek, cumhuriyet, hükümet şeklinden, devlet şekline dönüştürülmüştür.

Sonuç olarak, Milli Mücadele Türkiye’de tam bir dönüm noktasıdır. Milli Mücadele boyunca ortaya çıkan gelişmeler, merkezi iktidarın olaylar karşısındaki tutumu, Anadolu hareketinin İstanbul’dan bağımsızlaşması ve iktidar olması, egemenlik anlayışındaki radikal değişim, yani egemenliğin millete ait olduğunun kabulü, Türkiye’de cumhuriyete giden yolları döşemiştir.

Milli Mücadele, cumhuriyet konusunda fikri tartışmaların dönemi olmamış, cumhuriyetin fiilen kurulduğu dönem olmuştur. Milli Mücadele’den sonra, fiilen kurulan cumhuriyetin resmen ilanına sıra gelmiştir ki, bunun ilk adımı saltanatın kaldırılması biçiminde olmuş, ardından da cumhuriyet ilan edilmiştir. Dolayısıyla, cumhuriyetin fikri tohumları Tanzimat’la birlikte atılmış, Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler tarafından işlenmiş, Milli Mücadele yıllarında fiilen kurulmuş, 29 Ekim 1923’te de Yeni Türkiye’nin rejimi olarak benimsenmiştir.

Cevap Bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here